9 Haz 2022

Havva Kahraman

Linkedin’de bu aralar hemen her gün benzer anketlere denk geliyorum:

“Pandemi sonrası çalışma düzeniniz nasıl olsun istersiniz? A) %100 uzaktan B) %50-50 ofis-ev C) %100 ofisten D) tercih bana bırakılsın”

Bu anketlerde en yüksek oyu alan seçenek her zaman aynı şık olmuyor ve fakat kazanan şıkkın “%100 ofisten” olduğuna hiç denk gelmedim.

“İşin geleceği” kavramı aslında bir süredir hayatımızda ufak ufak yer almaya başlamışken 2020’nin Mart ayında hepimizin birdenbire içine düşüverdiği bir şey oldu ve başka birçok şeyle birlikte işin geleceği konusu da hayatımızın tam ortasına yerleşiverdi.

Dünyadaki pek çok ülkeyi takiben ülkemizde de ilk covid-19 vakasının resmî olarak açıklanmasıyla birlikte iş yapış şekli ve sektörü elverişli olan hemen hemen bütün şirketler çalışanlarını belirsiz bir süreliğine eve taşıdı. Böylece ilk olarak tam zamanlı bir “uzaktan çalışma” sürecini ilk kez bu kadar büyük bir ölçekte ve kelimenin tam anlamıyla ‘bir gecede’ tecrübe etmiş olduk. Sonra zaman ilerledi, neyin ne olduğu biraz daha netleşti, o ilk panik havası yerini biraz daha oturmuş bir düzene bıraktı. İş hayatı da yine bundan nasibini aldı elbette: kapanmalar, kısıtlamalar, kontrollü açılmalar, tedbirler derken ikinci olarak hayatımıza “hibrid” kavramı girdi ve yine hızla yerleşti.

Benim böyle bir paragrafta kısaca özetlediğim sürecin etkileri pek tabii ki çok uzun araştırma ve incelemeler gerektiren, üzerine sayfalar, kitaplar dolusu yazılabilecek bir konu başlığını oluşturuyor. Hala daha içinden geçmeye devam ettiğimiz bir süreç olduğu için belki bu dönem önümüzdeki yıllarda çok daha fazla üzerine konuşulacak, yazılıp çizilecek bir gündem halini alacak. Benim bu yazıda değinmek istediğim noktalar bu hızlı geçişin halen devam eden etkileri ve bundan sonraki iş hayatının neye benzeyeceğine dair birkaç tahminde bulunmak. Bunu yaparken en sonda söyleyeceğimi en baştan söylemiş olayım: Bundan sonra iş hayatı hiçbir zaman Mart 2020’den öncesinde olduğu haline dönmeyecek. İsterse bütün şirketler ‘tam zamanlı ofisten çalışma’ya geri dönsün (ki böyle bir şey artık mümkün değil - elbette fizikî olarak işin başında bulunmayı gerektiren lojistik, üretim vb. sektörleri ayrı tutuyorum bunu söylerken), yine de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Öncelikle uzaktan çalışma sürecinden başlayalım. İtiraf edelim başlarda herkes tam zamanlı evden çalışma fikrini çok sevdi. Evin konforunda, yatak odandan kalkıp çalıştığın alan her neresi ise oraya bir dakikadan kısa bir süre içinde ulaşmak, hele bizim gibi büyük şehirde yaşayanların en büyük kabusu olan her gün dakikalar, bazen saatlerce süren trafik çilesine maruz kalmamak, her gün ne giyeceğim, öğlen ne yiyeceğim stresi yaşamadan çalışmak ve mola verebildiğin anlarda evinle, farklı şeylerle ilgilenebilmek büyük bir lüks gibi geldi ki evet lükstü. Fakat çok da uzun bir zaman geçmeden fark ettik ki bu düzenin oldukça can sıkıcı bazı noktaları da var. İş hayatı ile özel hayatın tamamen birbirine girmesi, işlerin hiç bitmemesi, bilgisayarın bir türlü kapatılamaması, patrona/yöneticiye karşı ‘evdeyim ama işimin başındayım, vallahi billahi çok çalışıyorum’ mesajı vermenin neredeyse vicdani bir yük (!) halini alması… gibi. Elbette biraz mübalağa ederek anlatıyorum ama buna benzer hisler gelmeye başladı ve çok geçmeden önemli sayıda çalışan kendini ‘tükenmiş’ hissetmeye başladı. Ayrıca başka sorunlar da vardı: Örneğin uzaktan çalışırken yeni bir işe başlamak: Sosyalleşme sıfırlandı, özellikle giriş seviyesinde çalışanların oryantasyonu aksadı, meslekî açıdan oldukça kritik olan ve bence her işte geçerliliği olan usta – çırak ilişkisi ve tabii ki şirkete duyulan aidiyet, bağlılık gibi hisler zedelendi, belki ofiste olsak çok daha hızlı halledebileceğimiz konular için telefonlar, çevrimiçi toplantı organize etmeler, ekran paylaşıp birbirine yardımcı olmaya çalışmalar derken hayatımız daha da karmaşık bir hal almaya başladı. Ve zannediyorum ki bu hal hiçbirimize pek de o kadar iyi gelmedi.

İşte bu aşamada o ikinci his geldi: “Galiba tam zamanlı uzaktan çalışıyor olmak o kadar da süper bir şey değilmiş.”

Neyse ki bunun da çözümü vardı. Bu hissin gelmeye başladığı noktalarda ‘işin geleceği’nde ikinci aşamaya geçtik: Hibrid çalışma düzeni. Bu bizi biraz olsun rahatlattı. Ofisler tekrar açıldı, pek çok işveren ilk etapta gönüllülük esası üzerinden ilerledi ve gördüğüm kadarıyla kendini henüz sosyalleşme ve açılma konusunda yeterince rahat hissetmeyen çalışanlarına karşı anlayışlı davrandı (aksi örnekler illa ki mevcuttur fakat ben burada ideal dünyadan ilerlemek istiyorum😊). Bunu yapmaya imkanları el verdiği halde yapmayanlar da bu süreçte sınıfta kalmış oldu. Hibrid çalışma düzeninin başlarında her şey olabildiğine esnekti. Biraz da deneme-yanılma gibi değerlendirmek mümkün bence bu süreci. Ofise gitmek isteyenler gitti, gün – saat kısıtlaması getirilmedi. Bu durum yine trafiğin en yoğun olduğu ve toplu taşıma kullanılıyorsa eğer halen bir parça endişeli hallerimizi düşünerek en kalabalık saatlerden kaçınmak için iyi bir fırsattı. Ayrıca pandemi ile birlikte hayatımıza giren pek çok ayrı dinamiğe göre de artık kendimizi ayarlayabiliyorduk. Bunun en büyük etkisi zannediyorum ki çalışan ebeveynler için söz konusu oldu: Artık ofiste ve evde çalışma saatlerimizi çocuğumuzun okul gidiş -dönüş saatlerine göre ayarlayabiliyorduk. Sonra artık hiç kimse bankada veya resmî bir kurumdaki kısa işini halletmek ya da basit bir doktor randevusu için binbir açıklama yapmak zorunda kalmadan izin alabiliyordu. Bunun sebebi iş modeli ile birlikte zihniyetin de yavaş yavaş değişiyor olması idi. Öncesinde gün gün, saat saat ofise giriş çıkış ve molaları takip eden yöneticilerin bile hepsi olmasa da bir kısmı, işlerin artık böyle yürümediğinin farkına vardı: önemli olan ofiste ve/veya bilgisayar başında geçirilen süre değil, çıkan işin sonucu ve niteliğiydi.

Sonra yavaş yavaş bu ‘hibrid düzen’in de bir çerçevesi olsun, ana kuralları net olsun, dendi ve pek çok şirket buna yönelik çalışmalar yapmaya başladı. Yine ideal dünyadan söz edecek olursak, bu süreçte benim ‘kazanan şirketler’ olarak nitelendirdiğim işverenler yeni çalışma düzeninin kurallarını belirlerken çalışanlarının görüşlerini almayı ve onları karar süreçlerine dahil etmeyi ihmal etmediler. “Nasıl yapalım?” diye sordular, anketler, odak gruplar yapıldı ve yeni iş modelleri belirlendi. Kimisi haftada 2-3 gün ofis/ev olsun dedi, kimisi bunu bir standarda oturtmayı tercih etti, kimisi ekiplerin ve yöneticilerin inisiyatifine bıraktı. Kimisi ise tamamen esnek bir şekilde hibrid düzeni uygulamaya devam etti (benim en sevdiğim bu): “Ofisimiz açık, isteyen istediği günler, istediği saat aralığında ofise gelebilir ve kalan sürede evden çalışmaya devam edebilir.”

Bütün bunlar olup biterken evden çalışma düzenine geçebileceği halde hiç geçmeyen, ya da çok kısa bir süreliğine bunu deneyip sonra ilk açılmalarla birlikte eski düzene geri dönen de pek çok işletme olduğunu biliyorum. Fakat uzun vadede, gerek ülkemizde gerekse dünyadaki ‘yetenek açığı’nı ve ‘yetenek savaşları’nı düşünecek olursak bunu yapmaya imkanı olduğu halde tercih etmeyen şirketlerin dezavantajlı bir konuma düşeceğini düşünüyorum.

Dünya değişti, iş dünyası da değişti, hem de yazının en başında da belirttiğim gibi ‘bir gecede.’ İnsanların öncelikleri geçirdiğimiz bu yaklaşık 2 yıllık süre içerisinde çok çok değişti. Farkındalık arttı. Artık çalışanlarınızı elde tutmak için sunduğunuz rekabetçi ücret politikaları yeterli değil. Artık sayıları hiç de azımsanmayacak bir kitle, bir iş görüşmesine girdiğinde ilk olarak maddi olanakları değil, kendilerine sunduğunuz esneklik ve wellbeing (esenlik) fırsatlarını sorguluyor. Çalışanlar artık rahat hissettikleri yerden ve verimli olduklarını düşündükleri şekilde çalışmaya devam etmek istiyorlar. Özellikle de yetkin, kendi bilgi ve tecrübesine güvenen çalışanlar. Dolayısıyla şirket olarak “en iyilerle çalışmak” gibi bir hedefiniz ve iddianız varsa yeni iş modellerine bu gözle bakmak zorundasınız. Siz yönetici olarak tam zamanlı ofisten çalışmayı tercih ediyor olabilirsiniz. Fakat bunu tüm çalışanlarınıza dikte etmeden önce bir de onların tercihlerine ve önceliklerine kulak verin. Yaptıkları iş tam zamanlı ofiste olmalarını gerektirmiyorsa ve onlar öyle tercih etmiyorlarsa, bırakın nereden istiyorlarsa oradan çalışsınlar. Siz sonuca odaklanın. Gerektikçe bir araya gelin elbette, bağı koparmayın. Sadece, esnekliğin size sağlayabileceği faydaları göz ardı etmeyin. Çünkü bu yetkin / yetenekli çalışanların ilk tercihi bunu yapabilen şirketler olacak ve bir şirketin en önemli varlığı çalışanlarıdır. Uzun vadede kazanan siz olacaksınız.

 

Havva Kahraman

Mechem SA - Grup İK Direktörü

 

Diğer Yazıları için tıklayın